Logo

Medeniyet Şapkası

19 Haziran 2020, 14:35

MEDENİYET ŞAPKASI

Giyim, insanların ilk çağlardan başlayarak kendilerini doğanın etki­lerinden korumak, uyum sağlamak için başvurdukları bir gereksinim­dir. Uygarlığın gelişmesine paralel; gerek baş, gerek vücut, gerekse ayak için coğrafya koşulları, iklim, meslek, sınıf ve dinlere göre özellikler taşımıştır. Ülkelerin ekonomik koşulları, sanat anlayışları, gelenek ve görenekleriyle bağıntılı olmuştur. İnsanlık tarihinde temel olarak dış etkenlerden korunma amacıyla ortaya çıktığını söyleyebileceğimiz giyim-kuşam günümüze uzanan süreçte insanların mensup olduğu sınıfları, düşünce yapılarını gösterir bir kimlik kazanmıştır.

Eski Türkler giyim kuşamlarını bulundukları şartlara özgü olarak belirlemişlerdir.Yaşadıkları bozkıra özgü, askeri özelliklerini epeyce belirten elbiseler giymişler, göçebelikten yerleşik hayata geçtiklerin de kıyafetlerini yine şartlara göre düzenlemişlerdir. İleri gelen makam sahipleri, başlıklarının daha uzun ve gösterişli olmasından tanınır, buna göre ayırt edilirlerdi. Osmanlılarda da kıyafet toplumsal yaşamın önemli bir ifadesi olmuştu. Giysiler giyildiği yere ve zamana göre değişir, giysilerin özelliği gelenek,görenek ve inançlara göre belirlenirdi.[1] Başta temel olarak sarayı ve halkı ayıran giyim-kuşam Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine gelindiğinde toplumsal sınıfları ayıran önemli bir göstergeydi. Bu açıdan sınıfları belli eden en önemli giysi ise başlıklardı. En yaygın başlık olan fesin bile ayrı tasarımları ayrı zümreleri temsil ediyordu.[2] Dağılma dönemindeki Osmanlı İmparatorluğu geri kaldığını anladığı ilim ve fende ilerlemeye çalışırken giyim kuşamda başka bir sorunu teşkil ediyordu. Hızlı bir şekilde çağdaşlaşmaya çalışan Osmanlı’da bu sorunun aslında ne kadar büyük olduğunu orduda kıyafet değişikliğine giden III. Selim’in akıbetinden anlıyoruz. Günümüz penceresinden bakınca hayli basit görünen bu girişimin bedelini padişah III.Selim canıyla ödedi. III. Selim’den sonra kılık kıyafet konusunda en önemli adımı II. Mahmut attı. II. Mahmut orduda ve memuriyette fesi ve pantolonu zorunlu kıldı ve sorunun üstüne kararlılıkla gitti. İlerleyen süreçte fes ve sarık hala dinin sembolü olarak görülüyordu. Halbuki fesin ilk kullanılmaya başlandığı dönemde fes bırakın dindarlığın sembolü olmayı din düşmanlığının sembolü olarak görülmüş ve büyük tepki toplamıştı. Öyle ki başlık meselesi Kurtuluş Savaşı günlerinde bile Mustafa Kemal’in aklındaki meselelerden biriydi. Hepimiz biliyoruz ki Atatürk, Cumhuriyetin ilanından sonra yaptığı her şeyi o günler de kafasında kurmuştu. Erzurum Kongresi’nden sonra Mustafa Kemal’in  Mazhar Mufit’e:“Şimdi not et bakalım”dediğinde: ‘’Zaferden sonra Hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır’’ dediğini çoğumuz biliriz. Fakat konuşmanın sonu aynen şöyledir: ‘’Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”[3]

Atatürk’ün 1908 ve 1910’lardaki iki hatırası fikirlerinin temelini oluşturmuştu. 1908’de Trablusgarp’a gönderilen Mustafa Kemal’in bindiği vapur Sicilya’ya uğrar, burada bir müddet durunca arabayla ufak bir şehir turuna çıkar. Başında ki fes yüzünden çocuklar bindiği arabaya limon kabukları fırlatırlar.[4] İkinci hatırası ise 1910  Picardie Manevralarına Osmanlı adına gözlemci olarak gittiğinde olur. Bu tatbikatta birkaç hata gören Mustafa Kemal durumu orada ki generallere bildirir fakat dikkate alınmaz. Ertesi gün Mustafa Kemal haklı çıkar. Bir albay Mustafa Kemal’e yaklaşıp: ’’Dün akşam sizin dediğiniz herkesinkinden doğru idi fakat ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz, başınızda bu oldukça kafanıza kimse itibar etmez’’ der[5] Aslında iki olaya da kişisel bakmaz Mustafa Kemal. Baktığınız da kafa olarak hiçte geri sayılmazdı Türk subayı Avrupalı subaylardan. Mustafa Kemal’in tatbikattaki haklılığı da birkez daha bunu ispatlar. Ancak çoğu zaman kafanın içi kadar dışı da önemsenmektedir. Türk Milleti’nin çağdaş dünyada var olabilmesi için bir kıyafet devriminin gerekliliğini Mustafa Kemal bir acil ihtiyaç olarak görmeye başlamıştır artık.

BAŞLIK DEĞİL BAŞ DAVASI

Bütün devrimler gerçekleştirildiği toplumların kültürlerinde de büyük değişikliklere sebep olmuştur.  Türk milletine çağın gerektirdiği gibi bir kimlik vermek isteyen Atatürk kılık kıyafet konusunda da bir devrimin gerekli olduğunu düşünüyordu. Saltanat kaldırılmış, cumhuriyet ilan edilmiş, halifelik kaldırılmış, genç cumhuriyet gericilere ve bölücülere karşı ilk çetin sınavından başarıyla geçmiş, arasız devrimlerin önünü açmıştı. Bu yeni rota ilmen olduğu kadar fikrende bu yolu aşacak kudrette bir millet istiyordu. 15 Kasım 1925’te meclisten 671 sayılı Şapka Kanunu geçti: ‘’Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idarei umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilümum müessesata mensup memurin ve müstahdemin Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir.Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet meneder’’. Şapka kanununun pek çok devrimden daha önce gelmesinin nedeni açıktı, şapka kanunu yoluyla halk, psikolojik olarak değişime hazırlanacaktı. Aslında Atatürk, uygarlık denen şeyin bir şapka sorunu olmadığını biliyordu. Falih Rıfkı Atay’ın deyimiyle: ‘’Mustafa Kemal bir tatlısu Türkü değil, hür fikirli bir Türk devrimcisi idi. Fes ve şapka demek, medeniyet olmadığını pek iyi bildiğine şüphe yoktu. Fakat başlık değiştirmenin din ve iman değiştirme olduğu gibi gibi batıl inanışlara saplanan ve mıhlanan bir kafaya, hiçbir tefekkür ışığı vurmayacağını da bilirdi. Asıl mesele kafanın içindeki batıl inanışları söküp atmakta idi. Bu başlık değil baş davası idi’’[6]

MESELE KAFANIN İÇİ

Bırakın şapka giymeyi ‘’şapka’’ demenin bile korkunç göründüğü, sırf bu yüzden bildiğimiz şapkaya “medeni serpuş”, “siperi şemsli serpuş”, “kenarlı başlık” gibi dolambaçlı sözler kullanıldığı[7] bir dönemde Atatürk, meclisinde tatil olmasıyla Kastamonu’ya gitti. Epeydir canını sıkan meseleyi halledecekti. Burada uzunca bir konuşma yaptı: ‘’Arkadaşlar! Milletimizin sağlam bir anlayışa sahip olduğuna, kahramanı olduğu büyük ve fiilî eserler ve olaylardan sonra kimsenin şüphe etmeye hakkı kalmamıştır. Anlayış daima ileriye ve yeniliğe götürür ve gerilemeyi kabul etmez bir huy olduğuna göre, Türkiye Cumhuriyeti halkı, ileriye ve yeniliğe uzun adımlarla yürümeye devam edecektir. Anlayışa hastalık bulaşmadıkça gerilemek veya durmak akla bile gelmez. Yüz yıllardan beri harcanmış iğrenç çabalar zaman zaman milleti uykuya daldırmış olmakla beraber milletin anlayışını felce uğratmada asla başarılı olamamıştır. Bu gerçek milletin bugün gösterdiği anlayış eserleri ile kendiliğinden ortadadır.’’[8] Daima ileriye diyordu Mustafa Kemal,daima ileri. İleriye giden yolda bazen büyük engeller küçük ayrıntılar sayesinde aşılacaktı.

Kastamonu ziyaretinin ardından İnebolu’ya geçti. Atatürk, burada şapkayı tanıttı ve hepimizin aşina olduğu konuşmasını yaptı: ’’Efendiler, Türkiye Cumhuriyetini tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatta medenidir. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi haber vermeye mecburum ki, medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı; fikriyle zihniyle medeni olduğunu isbat ve izhar etmek mecburiyetindedir. Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatiyle, yaşayış tarzıyle medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir(…). Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisa edeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, caket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siperi şemsli serpuş. Bunu çok açık söylemek isterim: Bu serpuşun ismine şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi… İşte şapkamız..’’[9] Hakikatte, mesele kafanın dışı değil içiydi. Bağımsızlık ateşiyle yedi düveli karşısına alarak istiklalini kararlılıkla savunan Türk Milleti artık medeni dünyadaki yerini de aynı kararlılıkla savunmak zorundaydı. Mustafa Kemal’in İnebolu Türk Ocağı’ndaki konuşmasının tamamınada bakılırsa vermek istediği mesaj gayet netti: İlerlemek tercih değil mecburiyetti ve şapka takmak kimseyi dinsiz yapmazdı.

Şapka kanunun başka önemli bir sebebi daha vardı. Yukarıda da bahsedildiği gibi başlıklar çeşitli zümreleri temsil eden ve milletleşme sürecini baltalayan şeylerdi. Ayrıca giyim kuşamda birlik yoktu. Mustafa Kemal 19 Mayıs günü Samsun’a vardığında onu karşılayan halkı gözlemleyen bir İngiliz subayı, şu gözlemleri not etmişti: “Karşılamaya gelen halkın kiminin başında fes, kimininkinde kalpak, kimininkinde sarık, kimi başına bir bez parçası bağlamış; kiminin sırtında aba, kiminde cepken, kiminde yelek; kiminin bacağında şalvar, kiminde pantolon, kiminde uzun beyaz külot; kiminin ayağında çarık, kiminde yemeni, kiminde iskarpin, kiminde potin… Demek ki bunlar henüz ulus değil!…”[10]  Hangi sınıftan olursa olsun herkes bir şapka giyecekti. Aslında millet olma yolunda da önemli bir adımdı şapka. Farklı sınıflara farklı kıyafetler Türk Devrimi’nin yaratmak istediği ulus-devlet projesini baltalayan önemli bir etkendi. Ayrıca kılık-kıyafet devrimi ona karşı en sert muhalefeti yapan din adamları bile düşünülürek yapılmıştı. ‘’Güzel bir başlık olan şapkadan çok az bir sürede dervişler, mürit ve hocalar da mutlu olacaklardır. Anlayışlı ve zeki insanlar medeni olmayan bir kıyafet altında kişilik ve ilimlerinin saygınlığını kaybetmektedir. Bundan dolayı şerefli makamlarını korumak için medeniyet kıyafete bürünmek gereklidir’’[11] Kemalist Devrim toplumun tüm kesimini çağdaş bir şekilde görünmeleri için de mücadele etmişti.

Kurmak istediği bir cumhuriyet modeli vardı her zaman Mustafa Kemal’in. Kadın ve erkeğin eşit, üretken, okuma-yazma meselesinin halledildiği, eğitimin gittikçe arttığı, halkın tebaa değil vatandaş olduğubir Türkiye. ‘’On bin fersahlık yürüyüş durduğun yerden başlar’’ diyor Mao Zedung. Atatürk bu devrimler yürüyüşünü 3 Mart 1924’de halifeliği kaldıran, eğitim, öğretimi birleştiren, Şer’iye ve Evkaf Vekâletini kaldıran üç yasayla başlattı ve hemen ardından şapka devrimiyle sürdürdü. Bu yürüyüşü sürdürmek, onun istediği müreffeh Türkiye’yi yaratmak bugün bizlerin en büyük vazifesi. Ve iki şeyi anlatmaya çalıştı ömrünce Mustafa Kemal: Sadece şapka takmakla uygar olunamayacağını ve sadece şapka takmakla gavur olunamayacağını.

FURKAN AKCAN


[1]  Ayten Sezer Arığ, Türklerde Kıyafetin Kısa Tarihi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c.22 , sy.64-65-66 (Kasım 2006): s.143-144

[2]İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kronik Yayınları, İstanbul, 2018, s.365

[3]Mazhar Mufit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürkle Beraber,  Türk Tarih Kurumu,1997, Ankara, s.131

[4]Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2012, s.500

[5]Atay, a.g.e, s.73-74

[6]Atay, a.g.e, s.500

[7]Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden doğuşu, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1994, s.566

[8]https://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/kastamonuda-ikinci-konusma

[9]http://www.inebolu.bel.tr/inebolu.asp?Id=21&inebolu=turk-ocagi-ve-sapka-nutku

[10]Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı , Ankara, 1999, s.456-457 .

[11]https://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/bursa-turkocaginda-bir-konusma

FURKAN AKCAN

inciraltitarihcemiyeti.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir