Logo

HDP’nin 100 Yıl Önceki Kurucusu: ŞEYH SAİT

Tarih, ileri ve gerinin savaşıdır. Tarih, insanlıkla beraber başlar ve insanın içinde bulunan ileri ile geri ona bu özelliği yükler. Tarihi ilerleten olgu ise devrimlerdir. Devrimlerin amacı insanlığı ileri taşımaktır.

Devrimin niteliği, yapıldığı çağın bilincine ve yapıldığı yerin durumuna göre belirlenir(1). Ülkemizde bu süreç, son 200 yıldır kendisini “milli demokratik devrim” olarak var etmiştir. Yani Türk milletinin vatan bütünlüğü içinde milli birliğini sağlamasına ve feodalizmin (toprak ağalığı, tarikat yapılanmaları) tasfiyesine dayanan bütün uygulamaları ileri olarak adlandırmak mümkündür. Buna karşı gelişen hareketler ise gericidir.

İlerici Cumhuriyet ve Gerici Feodalizm

Türkiye’nin milli demokratik devrimi, 19. yüzyılın ortalarından itibaren pişerek 1920’de Kemalist Devrimle en büyük atılımını yapmıştır. Kemalist Devrim’e en büyük atılım deme sebebi ise, her yönden emperyalizm tarafından işgal edilen bir milleti birleştirerek vatan bütünlüğünü kesin olarak sağlamış ve emperyalizmin iş birlikçisi feodal beylerle mücadeleyi tavizsiz sürdürmüş olmasıdır.

Bu başarının sebebi, devrimin önderi Atatürk’ün 1935 CHP Kurultayı’nda belirttiği gibi “Arasız Devrimler” anlayışıdır.

Doğada nasıl etki ve tepki kuvveti varsa, tarihte de vardır. İleriye yönelik atılan adımlar ne kadar keskin olursa, gerici hareket de o ölçüde keskin olur. Genç Cumhuriyetin bu bağlamda yaşadığı ilk büyük ayaklanma Şeyh Sait İsyanı’dır.

Şeyh Sait İsyanı, Kurtuluş Savaşı’ndan mağlup ayrılan İngiliz emperyalistlerinin,feodal işbirlikçileri aracılığıyla genç Cumhuriyet’i boğma girişimidir. İngilizlerin bu isyan kışkırtması, dönemin belgelerinde geçmektedir. (2)

Şeyh Sait’in Yaşamı ve Kökeni

Şeyh Sait, 1865 yılında Elazığ, Palu’da doğmuştur.

Şeyh Said’in çocukluğunun ilk yılları Palu’da geçer. Daha sonra babası Şeyh Mahmud Fevzi tarafından Hınıs’a yerleştirilip ikâmet ettirilmiş, burada medrese eğitimi almıştır.

Babası Şeyh Mahmud Fevzi’nin vefatıyla medrese ve tekke işlerini yürütme görevi kardeşlerin en büyüğü Şeyh Said’in eline geçer.

Şeyh Said’in kendisine bağlı 400’e yakın medresesi ve 500’e yakın tekkesi mevcut idi.

Ayrıca ticaretle uğraşırdı ve yörenin en zenginlerindendi. İdam edilmeden önce 90.000 madeni altınının olduğu tespit edilmiştir.

Ailesine dair şunu da belirtmek gerekir ki en küçük kardeşi Şeyh Abdurrahim, isyanın beyin takımında olmasına rağmen yakalanamamıştır ancak 1937’de Dersim İsyanı’na katıldığı sırada emrindekilerle beraber öldürülmüştür.

Babası ve dedeleri bölgede sözü geçen insanlardır. 6. Göbekten dedesi Şeyh Seyyid Haşim ve ailesi, 1639 yılında o sırada Bağdat seferine çıkan padişah IV. Murat’a itaat etmediği için idam edilmiştir. Burada idam edilmeyen tek kişi, Seyyid Haşim’in en küçük oğlu Hüseyin’dir. Hüseyin, Şeyh Said’in dedesinin dedesinin babasıdır.

Dedesi Şeyh Ali Septi ise, dönemin İslam alimlerinden Mevlana Halid’in öğrencisi olur. Mevlana Halid 118 öğrenciye eğitim vermektedir ancak bunlardan ikisi konumuz açısından dikkate değerdir. Birisi Şeyh Said’in dedesi Ali Septi, diğeri ise Şeyh Said’in yakın arkadaşı ve Kürdistan Teali Cemiyeti’nin başkanı Seyyid Abdulkadir’in dedesi olan ve tarihte ilk kez “Kürdistan İslam Devleti” adını telaffuz ederek ayaklanan Şeyh Ubeydullah Nehri’nin babası Said Taha’dır.

Said Taha’nın torunu ve Şeyh Said’in yakın arkadaşı olan Seyyid Abdulkadir ise, 1908 yılında kurulan Kürt Teavun ve Terakki Cemiyeti’nin “ömür boyu başkanlığı”na seçilmiş, 1912 yılında kurulan Kürdistan Teşrîk-i Mesaî Cemiyeti’nin en büyük destekçisi, 1918 yılında kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurucusu ve başkanı, 1921 yılında Şeyh Said’in kayınçosu CibranlıHalid ve Yusuf Ziya Bey’in kurduğu Kürdistan İstiklal Cemiyeti’nin, yani kısaca Azadî Cemiyeti’nin “İstanbul şube başkanı”dır. Şeyh Sait ile aynı gün idam edilmiştir.

Tüm bunlardan da anlaşılacağı üzere feodalizm Şeyh Said’e sadece atalarının mallarını değil, aynı zamanda devlet düşmanlığı düşüncesini de miras bırakmıştır. Bölgede hakimiyet kurarak aşiret üyelerini harekete geçirebilme potansiyeliyle devletin merkezi otoritesine karşı tehdit oluşturması, dolayısıyla devletle aşiretlerin çatışmasına tarihin her döneminde denk gelebiliriz. Bu sebeple merkezi devlet örgütlenmesi ile bölgesel aşiret örgütlenmesi birbirine ters düştüğünde ya devlet aşireti yok eder ya da aşiret devleti ele geçirerek kendi iktidarını kurar. Aşiret ve devlet arasındaki bu çatışma yukarıda verdiğimiz örnekler üzerinden de anlaşılacağı gibi Şeyh Sait’in aşiretinde de görülmektedir.

Neden Şeyh Sait Seçildi?

Yüzyıllarca ülkemizi bölmek için uğraşan emperyalizm Sevr Antlaşması ile bu hedefine çok yaklaştığını sanmış ancak Türk veya Kürt fark etmeksizin bütün Türk milletinin azmi karşısında Lozan’ı imzalamıştır. Lozan Antlaşması ile çözülemeyen ve çözümü daha sonraya ertelenen konulardan biri “Musul Sorunu”dur.

Bu soruna Türkiye’nin müdahil olmamasını isteyen İngiltere için gereken kişi Şeyh Sait olmuştur. Bölgedeki ağırlığı ve devrimlere karşı oluşunun bilinmesi İngiltere’nin Şeyh Sait ile temasa geçmesine yol açmıştır. Bir nevi, nasıl ki bugün ABD PKK’yı ‘kara gücü’ olarak nitelendirmekteyse, o gün de Şeyh Sait İngiltere’nin ‘kara gücü’ olmaya çabalamıştır.

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Doğu’daki Halkın Durumu

Feodalizm, hakim olanın ezilen üzerinde sadece maddi tahakkümünü değil, aynı zamanda düşüncelerini de tahakküm altına almak üzerine kurulur. Ağanın marabaları veya şeyhin müritleri, kendilerini ağalarının veya şeyhlerinin dediklerini yapmak zorunda hisseder. Maddi tahakküm bu sayede ezilenin gözünde meşrulaştırılmaya çalışılır. Ağanın, şeyhin her dediğini kabul ederek yaşamak zorunda olan insanları ise, isyancı haline getirmek çok kolaydır. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1931 yılında verdiği raporda Doğu’daki yoksul bir köylüyle yapılan konuşmada köylünün şunları söylediği aktarılmaktadır:

“Dersimli, reisin bulunduğu tarafı göstererek- o ölmeyecek kadar verir, biz onun için çalışıyoruz dedi.”

Naşit Hakkı Uluğ, 1925 yılında Doğu’daki Kürdün toprağa bağlı olduğunu saptamakta (3) ve şöyle demektedir:

“Saban ve çatı cansızdır, hissetmez. Fakat ömrü 50-60 seneyi bulan zavallı insan burada, şeytan adasında müebbet ağır hizmete zincirlenen bir mahkumdan daha sert bir rejime tabidir” (4)

Aynı yerde, “Kürt toprakla alınıp satılır. Toprağa sahip olanların malıdır.” denilmektedir.
Erzincan Valisi Ali Kemali, 1930’ların başında bölge halkını şöyle anlatmaktadır:

“Ağanın, beyin, aşiret reisinin mezra denilen arazisinde birer in tarzında yaptırmış olduğu kulübeye maraba adıyla sığınır; her gün oradan kovulma tehlikesi, her an ağanın bir darbesine uğramak endişesi içinde pek sınırlı olan tarlasını eker ve bir iki keçi besler. Bütün mal varlığı altına serdiği çul, kırık bir testi ve birkaç odun parçasıdır. Kursağına yufkadan ve katıktan başka bir şey girmez. Üstü başı lime limedir. Çıplak, aç ve son derece hırslıdır.” (5)

Cumhuriyet’in Feodalizmle Mücadelesi

Güvenlik sorunu ortaya çıkınca, çözümün en önemli unsuru da silahtır. İsyandan sonra, Cumhuriyet otoritesinin bölgede kurulmasına öncelik verilmiştir. Bu bağlamda dönemin Şark Raporları’nda çıkacak isyanlarda derhal silahlı güce başvurulması ve bölgedeki ağaların başka yörelere yerleştirilmesi kararları alınmıştır. Bu önlemlerle feodalizmin tasfiyesi hedeflenmiş yeni Şeyh Saitlerin doğmaması sağlanmaya çalışılmıştır.

Bir savaşı kazanmak için yapılması gereken nasıl düşmanı silahsız ve araçsız bırakmaksa, emperyalizmi yenmek için yapılması gereken de onun araçlarının yok edilmesi feodalizmin tasfiyesidir.

Feodalizmin bu isyandaki rolü, toprağa bağlı yaşayan ve ağanın, şeyhin mülkü sayılan marabaların gene ağalar ve şeyhler tarafından din kisvesi altında aldatılmasıdır. Nitekim Şeyh Sait’le adamları, ellerinde yeşil sancak, göğüslerinde Kur’an-ı Kerim; bankaları, evleri, dükkânları basıp yağmalayarak ‘Hak yolunda’ ilerlerken vaizlerinde destekçilere Cennet’te ödüller vaat ediyordu. Halifenin kendilerinden fedakârlık istediğini, halifelik olmadan Müslümanlık da olmayacağını yazan bildiriler dağıtılıyordu. Şeyh Sait “Din için kıyam farzdır. Bir Türk öldürmek, yetmiş gavuru öldürmekten daha üstündür” diyerek halkı kışkırtıyordu.

Yukarıda verilen örnekler, o dönemde bölge halkının durumunu yeterince anlatmaktadır. Tüm bu sebeplerle bataklığın üstündeki sinekleri yok etmekle beraber, yapılması gereken bataklığı kurutmaktır da.

Kemalist Devrim, feodalizmi tasfiye için bataklığı kurutmayı hedef edinmiştir kendisine. Nitekim, köylüye toprak dağıtımını hedefleyen 1935 ve 1937 yılındaki kanun tasarılarının Ziraat Bakanlığınca değil İçişleri Bakanlığınca ele alınması, meselenin her şeyden önce bir güvenlik sorunu olduğunu göstermiştir. (6)

2020 Model Şeyh Sait: HDP

Her hareketin dayandığı bir tarihsel miras vardır. Bu hem ileri hem de geri hareketler için geçerlidir. Atatürkler nasıl ki kendilerine Namık Kemallerin devamıysa, Şeyh Saitler de Mustafa Sabrilerin, Sait Mollaların devamıdır. Bugün açısından da devrim yapan Kemalistlerin ve devrime karşı gerici hareketlerde bulunanların devamcıları vardır.

Atatürk’ün vefatından sonra yarım kalan ve feodalizmin tasfiyesini tam anlamıyla başaramayan Kemalist Devrim’in mirasçıları, vatansever Türk Gençliği; gerici Şeyh Saitlerin mirasçıları ise PKK’nın siyasi kolu HDP’dir. CIA’ya yakınlığıyla bilinen ve ABD’nin 10 yıllık stratejilerini belirleyen Rand Corporation’ın bu yıl yayımladığı Türkiye raporunda da bu miras kabul edilmektedir:

“Birçok Kürt, Atatürk’ün asimilasyon anlayışına baştan beri direnmiş ve 1920’lerde ve 1930’larda zorla bastırılmış olan büyük isyanları sahnelemişti” sözleriyle Şeyh Sait ve Seyit Rıza’ya sahip çıkılmaktadır. (7)

Rapordan da açıkça anlaşılacağı üzere Atatürk ve Şeyh Sait arasındaki mücadele sadece geçmişte değil, bugün de sürmektedir. Bir tarafta başı dik, onurlu, kula kulluk etmeyenlerin Türkiyesini kurmak için çabalayan vatanseverler, bir tarafta emperyalizmin kullanışlı enstrümanı, toprak ağalığının, etnik milliyetçiliğin, bölücülüğün temsilcisi HDP ve yandaşları vardır.

Şeyh Sait İsyanı sonrası o dönem gericiliğin beslenme yuvası Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası nasıl kapatıldıysa Türk milleti, er ya da geç HDP’yi de öyle kapatacak ve bir daha açılmasına izin vermeyecektir. Emperyalizmin bu noktadaki çırpınışı, bu zorunluluğun gerçekleşmesini geciktirmek üzeredir. “6 Milyon oyu olan siyasi parti” söylemleri bunun içindir. Bu söylemi bilerek veya bilmeyerek savunan Atatürkçülere sormak gerekir:

Şeyh Sait’in 6 Milyon destekçisi olsa,

Atatürk o dönem yaptığından farklı bir şey mi yapardı?

Mecliste vekillik mi verirdi?

Fikir özgürlüğünü savunmak adına sessiz mi kalırdı?

Demokratik bir toplum kurmak için gericiliğe müsaade mi ederdi?

Atatürk bu sorulara cevabını silah kullanarak ve devrimlerle dönüştürerek cevap vermiş, gericiliği bu yollarla bastırmıştır. Biz Atatürkçülere düşen görev, Şeyh Saitleri tarihten silmek ve bir daha oluşmamalarını sağlamaktır.

Emre OFLAZ

Dipnot:

1- Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali, s.71, Kaynak Yayınları

2- E. Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, s.257, Cumhuriyet Kitapları

3- Naşit Hakkı Uluğ, Derebeyi ve Dersim, 1925 Basımı, s.10-11

4- age s.19

5- Ali Kemali, Erzincan, Kaynak Yayınları, s.173

6- Doğu Perinçek, Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu, s.46Kaynak Yayınları

7-https:///www.ulusal.com.tr/amp/dunya/serdar-uskuplu-yazdi-abd-nin-turkiye-ye-fitne-raporu-3-h264562.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir