Logo

Halkçı Türkçenin öncü yazarı Ömer Seyfettin-2: Hareket Ordusu’nun subayı

21 Eylül 2020, 18:48

Ömer Seyfettin’in bugün daha az bilinen bir özelliği İttihat ve Terakki’li bir subay olmasıdır. 31 Mart gerici ayaklanmasında Hareket Ordusu ile Selanik’ten İstanbul’a gelenler arasında, o dönem Rumeli’de bir zabit olan Ömer Seyfettin de vardır.

Ömer Seyfettin’in birinci bölümde söz ettiğim Türkçü Necip Bey’den önemli bir farkı var. O, politik gelişmelerle arasına sınır çekmiyor. Cesur, üretken, mücadeleci ve örgütlüdür. İttihat ve Terakki’nin Merkezi Umumi üyesi olan Ziya Gökalp’le birlikte Selanik’te İttihat ve Terakki’nin kültür politikalarını oluşturan bir merkezde yer alıyor. Bu birliktelik onun düşüncelerini, sağlam bir biçimde temellendirmesine destek oluyor. Birlikte yapılan tartışmalar, yayın çalışmaları ve diğer etkinlikler düşünce ufkunu genişletiyor, zenginleştiriyor. Ziya Gökalp’in önerisiyle yedi yıl süren askerlikten sonra İttihat ve Terakki örgütü tarafından tazminatı ödeniyor. Böylece Ömer Seyfettin Selanik’e geliyor ve yeni dil ve kültür çalışmalarına daha aktif olarak katılıyor.

GENÇ KALEMLER

Selanik ve Manastır çevresinde genç edebiyatçıların, yazılarını yayınlayan başlıca üç dergi vardır: Bahçe, Kadın, Hüsn ve Şiir… Ömer Seyfettin’in bu dergilerde, önce çok sayıda şiiri ve Fransız yazarlarından yaptığı çeviriler çıkıyor. Sekiz sayı çıkabilen Hüsn ve Şiir dergisinin adı, Koyuncu’nun önerisiyle Genç Kalemler olarak değiştiriliyor. Dergi artık İttihat ve Terakki’nin yönlendirdiği bir yayındır. Genç Kalemler dergisinde yayınlanan “Bahar ve Kelebekler” hikâyeci Ömer Seyfettin’in asıl doğuşu olarak kabul ediliyor. O bu öyküsüyle ilk edebi başarısını kazanıyor.

Ziya Gökalp’in ve Genç Kalemler dergisinin çevresinde toplanan gençler, düşüncelerini yaymak amacıyla neler yapılabileceğine karar vermek üzere Enver Bey (Paşa) başkanlığında bir toplantı ve aralarında iş bölümü yapıyorlar. Yeni lisanla okul kitaplarının yazılmasına, Batı klasiklerinin yeni lisanla Türkçeye çevrilmesine ve hangi eserlerin çevrileceğine karar veriyorlar. İttihat ve Terakki Mektebi’nde gece dersleri ve konferanslar yapılıyor. Dil, tarih, politika konularında bir millet yaratma amacına yönelik, konuşularak belirlenen on sekiz risalenin hepsi Ömer Seyfettin tarafından kaleme alınıyor. Talât Bey (Paşa) da bu tartışmalara, faaliyetlere katılıyor. Talât Paşa ile Ömer Seyfettin arasında, Paşa sadrazamken bile kendine evinden sefer tasıyla gelen yiyecekleri paylaşacak kadar yakın bir dostluk vardır ama, Ömer Seyfettin bunun bilinmesini çok istemiyor. Çünkü sırtını bir güce dayayan aydınlardan hoşlanmıyor.

YENİ YOL YENİ HAYAT

O dönem Selanik’te bu çalışmalara katılan, Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin dışında adları en fazla geçen gençler: Ali Cânip, M. Nermi Bey, Tekin Alp (Moiz Kohen), Rasim Haşmet, Kâzım Nami (Duru), kil Koyuncu’dur. Hazırlanan okul kitapları Maarif Nezareti tarafından kabul edilerek hemen bastırılıyor. Bu bilinçli ve örgütlü çalışmayla önemli bir birikim yaratılıyor. Fakat ne acıdır ki Balkan Savaşı bu çalışmalara önemli bir darbe vuruyor. Bu çabalara daha sonraki yıllarda İstanbul’da devam ediliyor. Bu bilgileri veren M. Nermi Bey’dir.

Önemli bir düşünür ve mücadele insanı olan Ziya Gökalp, “Yeni lisan yeni hayata açılan bir yoldur” anlayışındadır. Çünkü o, yeni bir ulus-millet inşasının teorisyenlerindendir. Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp dostluğu ölünceye kadar sürüyor. Ömer Seyfettin’in çok kısa sürede Gökalp’le düşünce birliği kurmasında sınırlarda yurt gerçeklerini daha yakından görmesi, uzun uzadıya bu sorunlar üzerinde düşünmüş olmasının rolü olmalıdır. İki dost hem kafaca anlaşıyor hem de yürekleri aynı amaç için çarpıyor. Ömer Seyfettin onun için şöyle yazıyor: “Ziya Gökalp’la teferruatta ne kadar ayrılsam, esasta müttefikim.’ İdealimin bir aynını onda görmüşüm.”

IRKÇILIK MESELESİ

Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp Türk olmadıkları halde Türkçülük yapmakla eleştiriliyorlar. Belki de saldırıya uğruyorlar demek daha doğrudur. Ömer Seyfettin’in Çerkez olduğu yazılıyor. O buna çok üzülüyor. Sanki suçmuş gibi Çerkez olmadığını ispat etmeye uğraşıyor. Ziya Gökalp, işgalci İngilizler tarafından Malta’ya sürülmüşken bile bu saldırılardan kurtulamıyor. Ali Kemal’in kendisine “Kürt” dediğini duyunca ona sert bir manzumeyle yanıt veriyor. Bu saldırıların bir yararı oluyor. Bu konuyu düşünen, araştıran Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” (1923) kitabını yazıyor. Orada ırkçı anlayışlara hoş bir yanıt veriyor: “Atlarda şecere aramak lazımdır. Çünkü bütün meziyetleri sevk-i tabiiye müstenit ve irsi olan hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise ırkın içtimai hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için şecere aramak doğru değildir.”

Ziya Gökalp, “Türküm” diyen her ferdin Türk kabul edilmesi gerektiğini belirtiyor. Onun savunduğu milliyetçilik ortak vatana, ortak tarihe ve kültüre dayanıyor. Bu anlayışı en güzel ifade eden anlayış ise sevgili Atatürk’ümüze aittir, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

Ömer Seyfettin, Balkan Savaşı nedeniyle yeniden askerliğe dönüyor. 20 Ocak 1913’te “Kanlıtepe”de esir düşüyor. Kendi söz etmiyor ama Aka Gündüz, onun bu küçük tepedeki savaşını, “Kanının son damlasına kadar savunmak işte budur” diye tanımlıyor.

17 Aralık 1913’te esir düşmesinden on ay sonra İstanbul’a dönüyor. İkinci defa askerlikten ayrılarak kendini tamamen yazmaya veriyor. 1914 yılında Kabataş Sultanisi’ne öğretmen olarak atanıyor. Bu okuldaki görevi ölünceye kadar devam ediyor.

ÇANAKKALE’DEN SONRA

Ömer Seyfettin, “Çanakkale’den Sonra…” adlı öyküsüyle Çanakkale siperlerindeki mücadeleye katılıyor. Yaşı kırk beşi geçmiş, iyi eğitim görmüş, miras yiyen karamsar bir aydını, onun ağzından Çanakkale’yi anlatıyor:

“Batı Asya’nın bu köşesindeki bin yıllık bir Türk tarihi kapanacak, Ruslar Ayasofya’ya haçlarını asacaklardı. Ölüme hazırlandı. Çanakkale’yi düşman topları dövüyor, o da, birçokları gibi düşmanın bugün yarın çıkıp gelmesini bekliyordu. İstanbul boşalıyordu.

“Birçok haftalar, aylar geçti. İngiliz, Fransız zırhlıları Çanakkale’yi geçemedi. Bu mucizenin ortaya çıkardığı ‘milli varlığa’ şaşmış kalmıştı. Bu yeni ruh, bu düzen, bu ordu, bu millet nereden doğmuştu? Çanakkale’de hemen bir milyonluk düşman ordusu eritilmiş, yenilmez sanılan İngilizler yenilmişti. Yavaş yavaş canlanıyor, artık yaşayan, kendi varlığını bilen, ülküsünü bulan bir milletin içinde olduğunu görüyordu. Kapitülasyonlar kalkıyor, iç düşmanlar temizleniyor, zehirli parazitler gibi milletin varlığını sömüren, kanını emen hainlerin elinden ‘ekonomi ve sömürme ’ araçları alınıyordu. Umudunu kestiği bu çevrede işte bir milli ruh, ‘işbölümü’ ruhu canlanıyordu.”

FEYZİYE ÖZBERK

AYDINLIK

Kaynak: Tahir Alangu, Ömer Seyfettin, Ülkücü Bir Yazarın Romanı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2020.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir