Logo

Halkçı Türkçenin öncü yazarı: Ömer Seyfettin-1

21 Eylül 2020, 18:43

Ömer Seyfettin için “Milli Edebiyat”ın öncü yazarı da denilebilir. Belki de daha kapsamlı bir anlatımla, milletleşmenin öncü aydınlarından biri olduğu söylenebilir. Kurucudur. Bir devrim döneminin yazarıdır. Yakın dostu Ziya Gökalp’le birlikte “yeni lisan, yeni hayat” hareketini başlatan birkaç öncüden biridir. Yeni lisan, şehirli, köylü halkın konuştuğu dildir. İşte bu dil artık devletin, edebiyatın, sanatın, eğitimin de dili olmalıdır. Dilde halkçılık diye adlandırabileceğimiz bu akımın etkin, yetenekli ve önder adı Ömer Seyfettin’dir. O, hem dünyanın hem de Osmanlı’nın altüst olduğu yıllarda yaşadı. 1908 Hürriyet ya da Jön Türk Devrimini izleyen on yıl Tarık Zafer Tunaya’nın da anlatımıyla: “Yaşamak için çırpınan ve düşünen bir süredir. Bir imparatorluğun geçmişine, durumuna ve geleceğine ilişkin bütün sorular, 1908’den sonra büyük bir açıklıkla sorulmuş ve cevaplar aranmıştır. Siyasi fikir akımları kaynaklarını bu arayıştan alırlar.”

VERİMLİ YAZARDI

Bu koşullar Ömer Seyfettin’e savaşmak, esir olmak, geçim sıkıntısı ve pek çok zorluğu yaşatıyor. Otuz altı yıllık kısa ömrünün ancak yedi yılında (1913-1920) sürekli olarak yazabiliyor. Hor görülme, küçümsenme, alaya alınma ise mücadelesinin tuzu biberi oluyor. Bu hayat yaratıcı yazarımıza istemediği kadar malzeme de sağlamış olmalı. Ona zaten “hikâye deposu” deniyor.

Kahramanları kendinden, onun yaşamından önemli izler taşıyor. Gönen’de and içen, falakalı eski mahalle mektebinde yaramazlık eden, İzmir’in pansiyonlarında bekâr çapkınlık hayatı yaşayan, Hürriyetin ilk taşkınlıklarında coşan, Balkan sınırlarında eşkıya hikâyeleri dinleyen, subay arkadaşları ile memleket sorunlarını tartışan, Manastır’da “31 Mart” olaylarının kargaşalığı içinde “Hareket Ordusu” hazırlıklarına katılan, Selanik’te Trablusgarp’ın işgalini protesto eden, Balkan Savaşı’na katılan, Birinci Dünya Savaşı ve Mütareke İstanbul’unun acılı, sıkıntılı günlerini yaşayan aynı zamanda kendisidir. Ömer Seyfettin’in arkadaşlarına göre: “Onun hikâyeleri memleketin yaralarına, kendi yaşayışımıza dokunuyor.”

Mektebi Harbiye’deki sicilinden, onun 22 Ağustos 1903’te mezun olduğunu, çekilen kura ile piyade üsteğmeni rütbesiyle, o sıralarda merkezi Selanik’te olan Üçüncü Ordu’nun İzmir redif tümenine tayin edildiğini öğreniyoruz.

Ömer Seyfettin halkın konuştuğu dilin yazın yani edebiyatın da dili olması için bir savaş veriyor. Günümüzde de hep söylediğimiz gibi yaşayan dilin, Yunus’tan gelen Türkçenin kullanılmasını istiyor. Bugün olağan olan bu tutum o yıllarda bir mücadele, hatta aşağılama konusudur. “Avam” olmakla suçlanıyor. “Lisanı çıplak” veya “argo” bulunuyor. Faruk Nafiz onu “edebiyat dairesi dâhilinde” kabul etmediklerini söylüyor. Bunu kabul etsin biz de onu kabul edelim diyor.

TÜRKÇÜ NECİP BEY VE ÖMER SEYFETTİN

Halkçı Türkçe konusunda düşünen yazan ama fazla tanınmayan bir ad daha var, İzmir Gümrüğü’nde çalışan “Türkçü Necip Bey.” Bu ada ilişkin araştırma yapan Esat Çınar’a göre Mehmet Necip Bey, dilin toplum hayatındaki rolünü ve etkilerini kavramış, dili düzeltmenin aslında toplumu ve hayatı düzeltmek olduğunu bilen bir düşünürdür. Yayın yoluyla “halka doğru gitmeyi, halkın dilini temel olarak alıp bir halkçılık hareketiyle yenileşmeyi” amaç ediniyor. Necip Bey, Talât Bey’in (Paşa) arkadaşıdır. Onunla birlikte hapis yatanlardan olmalı. Edirne’den İzmir’e sürülmüştür. Artık politikaya mesafelidir. Dil çalışmalarını “aktif politik bir yönde değil, bilim açısından görüyor.”

Ömer Seyfettin mezun olup İzmir’e geldiğinde söz edilen dilde halkçılık çalışmalarının, üç yıllık bir geçmişi vardır. O bu birikimin yanı sıra Fransız gerçekçi yazarlarından etkileniyor. Mektuplarında Maupassant’ın anlatımını çok beğendiğini, böyle yalın bir üslubu kullanacağını arkadaşlarına yazıyor.

En önemlisi Ömer Seyfettin de Türkçü Necip Bey gibi halka ulaşmayı ülkü ediniyor. Çünkü halkın yararına, mutluluğuna hizmet etmek istiyor. Yalnızca edebiyat-sanat için yazmadığını, böyle bir bakış açısının edebiyatı da küçülteceğini söylüyor. Yakın arkadaşı Ali Cânip’e (Yöntem) 1908’de yolladığı bir mektupta yazarların yol gösterici olmaları gerektiğini vurguluyor: “Nazarımda edipler insanlara, adiliklere karşı nefreti talim edecek mürşitlerdir…”

Ömer Seyfettin, Genç Kalemler dergisinde imzasız olarak çıkan yazısında neden “yeni lisanın” zorunlu olduğunu şöyle açıklıyor: “Türkler, ancak kuvvetli ve ciddi terakki ile hâkimiyetlerini, mevcudiyetlerini muhafaza edebilirler. Terakki ise ilmin, fennin, edebiyatın hepimiz arasında intişarına bağlıdır. Bunları neşr için lazım olan milli ve umumi bir lisandır. Milli ve tabii bir lisan olmazsa ilim, fen, edebiyat yine bugünkü gibi muamma halinde kalacaktır. (…) Dünkülerin lisanını terk edelim. Esaslarıyla, kaideleriyle yaşayacak olan konuşulan Türkçemizi yazalım.”

Yine Ömer Seyfettin’e göre “Arapça, Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanır.”

OSMANLICILIK VE TÜRKÇÜLÜK

Osmanlıcılık ve Türkçülük çelişkisini yaşayan aydınlardandır, Ömer Seyfettin. Bir Osmanlı zabiti olarak imparatorluğun bütünlüğünü korumaya çalışıyor. Fakat yaşanan gerçekler buna izin vermiyor. Onun biraz da kendi değişimini anlattığı öyküsünde bir bölüm şöyledir: “Bir gün herkes çay kenarında toplanmış havaya bakıyordu. Biz de gittik. Gündüz havada bir yıldız görünüyormuş. Güzel Bulgar kızı ellerini çırparak ‘Oh, oh’ diye sevindi. ‘Ne seviniyorsun?’ dedim. ‘Ne zaman güpe gündüz havada bir yıldız görünmüşse, Türklerin başına bir felaket gelir, ona seviniyorum.’ O anda o yıldız, bütün cüssesiyle, bütün ateşten savletiyle beynime indi. O saniyeden itibaren Osmanlılıktan Türklüğe avdet ettim.”

Ömer Seyfettin, yaşadığı günlerin tüm tartışmalarını öykülerine yansıtıyor. Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu’nu sömürme ve parçalama yolundaki uygulamalarında, Masonluk gibi bir gizli örgütten nasıl yararlandıklarını, kolonilerde kullanılan metotların aynen nasıl bizde de kullanıldığını örnekleriyle anlatıyor. O sırada Selanik’te olan en güçlü Mason locasına da saldırıyor. Aydın ve öncü gençliğin “insanlık” perdesi altında nasıl uyuşturulduğunu ortaya koyuyor. Masonların ne tarih, ne gelenek, ne vatan, ne de millet tanımadıklarını açıklıyor.

FEYZİYE ÖZBERK

AYDINLIK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir