Logo

Emperyalizme Vurulan Darbe: Bab-ı Ali Baskını

Emperyalizm, 21. yüzyılda milli devletleri parçalamak için öncelikle tarihi hafızaya saldırarak psikolojik üstünlüğü ele geçirmeyi bir yöntem olarak kullanır. Bunu 100 yıl önce İngiliz emperyalizmi, şimdi ise onun yerini devralan ABD emperyalizmi yapmaktadır. Tarih üzerinden yapılan karşı psikolojik savaşı etkisiz hale getirmek, devlet ve milleti seferber ederek mücadele etmekle mümkündür. İşte harcını İttihat ve Terakki’nin kardığı Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 2015’ten beri verdiği vatan savaşını ancak tarihi temellerine sarıldığı ölçüde zaferle sonuçlandırabilir. Çünkü eğer sırtınızı yasladığınız duvar sağlamsa kökleriniz güçlüdür ve saldırıları bertaraf edersiniz. Bu duvarlardan biri, Türk devrim tarihinin yapı taşlarından İttihatçı gözü kara fedailerin gerçekleştirdiği Babıali Baskınıdır. Günümüzde hala tam olarak anlaşılmayan ve değeri kavranmayan Babıali Baskınını doğru saptamak, Türk devrim tarihimizi emperyalizmin tahakkümünden kurtaracaktır.

Babıali’yi Kaçınılmaz Kılan Şartlar

II. Abdülhamid’e, 13 Şubat 1878’de 93 harbi bahanesiyle kapattığı Meclisle sona eren Meşrutiyeti ancak 30 sene sonra 24 Temmuz 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıyla yeniden ilan ettirmesi, istibdat zincirlerini kıran ve cumhuriyete giden yola kapı aralayan yeni bir çağ başlattı. Diyebiliriz ki, Osmanlı imparatorluğu 20. yüzyıla 1908’de vatana hürriyet getiren Genç Türk devrimiyle gözlerini açmıştır. II. Meşrutiyet, Tarık Zafer Tunaya’nın tabiriyle “Türkiye Cumhuriyeti’nin siyaset laboratuvarı” olacak ve Prof. Dr. Sina Akşin’in deyimiyle “cumhuriyet bu kaynaktan fışkıracaktı.”

1908-1913 arasında İttihat ve Terakki doğrudan hükümet olmak yerine mecliste gereken çoğunluğu sağlayıp devletin çeşitli kademelerine yerleşmekle yetinmiş, esas idare merkezi olan Sadrazamlık makamını başka siyasi gruplara/fırkalara bırakarak “Abdülhamid Düşerken” filminde vurgulandığı üzere “iktidarı parmağının ucuyla tutmuştur.” Yine Prof. Dr. Sina Akşin ise bundan ötürü dönemin “denetleme iktidarı” olduğunu dile getirir. Elbette Cemiyet’in iktidarı doğrudan ele alamamasının bazı sebepleri vardır.

İttihat ve Terakki’nin İstanbul mebuslarından gazeteci Hüseyin Cahit (Yalçın), Cemiyet’in bu konudaki endişelerini şöyle anlatır:

“Rütbesiz, nişansız, şan ve şöhretsiz bir gencin Vezaret unvanıyla Sadrazamlığa çıkmasını, bu memleketin havsalası almazdı. Hükümetin başına çıkmayı onların zihinleri almadığı gibi, memleketin de hazmedebilmesi imkânsızdı… 1908 Temmuz’unda İttihat ve Terakki Cemiyeti bir posta başkâtibi olan Talat Efendi’yi Sadrazam ilan edemezdi; buna şartlar ve haller imkân vermezdi… Eğer böyle bir şey olsaydı, memlekette muhakkak anarşi çıkardı… İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları da bunu fark etmişler ve yüksek makamlara geçmeye kalkışmamışlardı.”

Bu deneyimsizliğin yersiz bir korkudan başka bir şey olmadığı, daha sonraları yüksek mevkilere geldiklerinde davranışlarında gösterdikleri olgunlukla ortaya çıktı. (1)

Babıali’ye giden sürecin en kritik durağını 1912’de yaşanan gelişmeler belirler. 1912 Şubat’ında yapılan seçimlerden 285 sandalyenin 270’ini kazanan İTC, halkın desteğini (milli iradeyi) arkasına almış ve yoluna mevcut Sadrazam Mehmet Sait Paşa ile devam etmiştir. (2) Cemiyet’in seçimden ezici bir çoğunlukla çıkması devrim karşıtı muhalefeti birleştirerek, ordu içinde Halaskar Zabitan (Kurtarıcı Subaylar) adında yapılanmayı beraberinde getirdi. İngiltere’nin desteğini alan Vahdettin’in eniştesi Ferit Paşa’nın başında bulunduğu Hürriyet ve İtilaf Fırkasının ülkede iç savaş çıkartmak maksadıyla bir kışkırtma örgütü olarak kullandığı bu gurup Temmuz 1912’de Sait Paşa hükümetini imparatorluğun çeşitli bölgelerinde isyanlar tertipleyerek istifaya zorladı ki böylelikle İttihatçıların dolaylı iktidarı askeri bir darbeyle sonlandırıldı.

Bundan sonraki hükümeti kurma görevi 93 harbinde gösterdiği dirayetle tanınan Gazi Ahmet Muhtar Paşa’ya verilmiş lakin vatanın selameti uğruna çalışmak yerine ilk icraatında asıl niyetini çoğunluğunu Cemiyet’in oluşturduğu Meclisi 5 Ağustos 1912’de feshederek göstermiştir. Sonuçta hürriyet devrimiyle gelen Türk milli iradesinin temsil edildiği parlamento ancak İttihatçıların Babıali Baskınının ardından 1914’te yapılacak seçimlerle yeniden açılabilecekti.

Bu arada Avrupa emperyalizmi ölümcül bir darbe örgütlemiş durumdaydı. O da Osmanlı’ya karşı Balkan ittifakıydı. Denebilir ki, Rusların ve İngilizlerin etkin çabaları olmasa bu ittifak belki de oluşturulamazdı, çünkü II. Balkan Savaşının da gösterdiği gibi, bu devletlerin arasında büyük anlaşmazlıklar vardı. Trablusgarp Savaşı’ndan da yararlanmak amacıyla bu devletler (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ) anlaştılar ve Osmanlı’ya saldırdılar. (3)

Kısa süre sonra Avrupa’ya diplomatik bir jest olarak (yani emperyalizme göz kırparak) 29 Ekim 1912’de sadrazamlığa İngiliz yanlısı ve İttihatçı düşmanı Mehmet Kamil Paşa’nın getirilmesiyle birlikte Cemiyet’in çağcıllaşma için yapmaya çalıştığı yenilikler de rafa kalkmıştır. Savaş ihtimali kesinleşince hükümetin bir ulusal birlik hükümetine dönüşmesi ve İttihat ve Terakkililere elini uzatması gerekirdi. Zira bu, Trablusgarp Savaşı gibi değil, bir çeşit ölüm kalım savaşıydı. Hükümet yenilgi halinde dahi buna pek yanaşmamış, yüzlerce yıllık Türk şehri Selanik’e Kamil “Selanik gitti, onlar da defolup giderler!” yollu İttihat ve Terakki’nin “tabansal” gücünü anlayamadığını gösteren bilgisizce (ve tabii partizanca) sözler söylemiştir. (4)

İttihat ve Terakki’nin doğduğu 600 yıllık Rumeli topraklarının elden çıkmasına varacak kadar alçalan bu vahim siyaset anlayışı, Cemiyet’e karşı körü körüne yapılan muhalefetin esasen vatanı parçalayan emperyalizm destekli muhalefete dönüşen acı hakikati gözler önüne sermesi bakımından öğreticidir.

“Fedakâran-ı millet” ruhuyla canını dişine takıp 1815 Viyana kongresinden beri “hasta adam” denerek alay edilen imparatorluğu ordu ve devlet bürokrasisinde çağcıllaşmayı sağlayacak reformlarla yeniden ayağa kaldırmaya çalışan İttihat ve Terakki’ye karşı tam manasıyla bir temizleme harekâtı başlamıştı. Hüseyin Cahit (Yalçın) arkadaşlarıyla konuşurken Avrupa’ya kaçmaktan bahsedince Talat Bey “Saklanmaya evet ama yurt dışına kaçmaya hayır” cevabıyla zor zamanların kahramanı olduğunu teşkilatının başında kalarak kaçmak isteyenlere karşı ortaya koyduğu net tavırla gösterip, “kaçak” dahi olsa teşkilatını yönetmeye devam edecekti. Buna rağmen Hüseyin Cahit (Yalçın), Halil (Menteşe) ve ileride maliye nazırı olacak Mehmet Cavit gibi bazı İttihatçı isimler Talat Bey’in sözünü dinlemeyerek Avrupa’ya kaçar. Hüseyin Cahit, gazetesi Tanin’in yayımını durdururken hükümet de İttihatçıların gayr-ı resmi yayın organı Şûra-yı Ümmet gazetesini yasadışı ilan ederek kapatır. (5)

1908 hürriyet devrimiyle yurtta hürriyet-eşitlik-adalet gibi günümüzde sıkça kullandığımız değerleri hayata geçiren İttihat ve Terakki, yaklaşık 5 yıl sonra İngiliz emperyalizminin yerli işbirlikçisi Mehmet Kamil Paşa iktidarı eliyle yasadışı sayılarak Cemiyet’in genel merkezi ve İttihatçı kulüpler kapatılır. Payitaht merkezi İstanbul’da ise durum pek de iç açıcı değildir. İttihatçı aydınlarla tıka basa dolan Bekirağa Bölüğü ve tutuklanmayanların başkent dışına sürülmesi gökyüzündeki kara bulutların göstergesiydi. İçeride İttihatçılarla uğraşılırken dış politikanın ihmal edildiği 8 Ekim 1912’de başlayan I. Balkan savaşında Osmanlı ordusunun Aralık 1912’ye kadar üç ay gibi kısa bir sürede neredeyse tek kurşun atmadan dağılmasından belliydi. Eski başkent Edirne, Selanik ve Batı Trakya’yı işgal eden Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelme cüretini göstermiş, İstanbul surları kuşatılmıştı. Maalesef “Şehirlerin Sultanı” İstanbul’da Türk ordusu düşmanı ancak Çatalca’da savunma hattı kurarak güç bela durdurabildi. Çatışma sesleri yakından duyulur hale geldiğinden halk panik içindeydi. 

3 Aralık 1912’de balkan devletleriyle yapılan ateşkes antlaşmasında güya “Galip çıkan taraf ötekinden toprak alamayacaktı” ancak öyle olmadı. Avrupa devletleri harbin neticesine göre durumun Osmanlı’nın aleyhine geliştiğini görerek şu kararı aldılar:

“Edirne, Bulgaristan’a terk edilecektir.

Adaların durumu gözden geçirilecektir.”

Ve bunun üzerine Babıali’ye hemen nota vererek isteklerini dayattılar. Sadrazam Kamil Paşa kabinesi savaş iradesi göstermeyen ve büyük devletlere boyun eğen bir tavırla hareket ederek acizliğini gösterdi. İlk Devrim ateşinin yakıldığı hürriyet kokan tarihi şehir Edirne, düşman elinde esirdi. (6) Bu olay, Osmanlı halkı için bardağı taşıran son damla olmuş, Erzurum, Diyarbakır ve Rumeli başta olmak üzere memleketin bütün vilayetlerinden Kamil Paşa hükümetine karşı isyanlar çıkmıştır. (7)

Anlaşılan odur ki, Babıali Baskınının yapılmasında Edirne’nin kaybıyla çıkan isyanların tetikleyici rolü vatanperver İttihatçılar için mühimdir fakat kanımızca meselenin özü hürriyet devriminin kazanımlarını emperyalizmin uzantılarının pençesinden kurtarmaktır. Çünkü ancak devrim kurtarıldığı zaman “hasta adamı” ayağa kaldırma görevi yerine getirilebilir. Bu da “iktidarı avuçlamakla” mümkündür.   

“KIR ATLI SÜVARİ HÜKÜMETİ DEVİRİYOR!”

Bilhassa burada bir noktaya değinmeden geçmeyelim: Cemiyet baskından önce 9 Kasım 1912’de Talat Paşa ve Hacı Adil Bey’i gönderip, Sadrazam Kamil Paşa ile görüşerek uzlaşmanın yollarını aramış fakat Kamil Paşa bu teklifi reddettiği gibi büyük Avrupa devletlerine güvendiğini söyleyecek ve neticede görüşme olumsuz sonuçlanacaktır. (8)

Bütün bu yaşanan gelişmeler tünelin sonundaki ışığın İttihat ve Terakki’nin mutlak iktidarı olacağının ayak sesleri gibidir.

31 Mart isyanında olduğu gibi Rumeli’den yardıma gelecek hâlihazırda bir Hareket Ordusu da yoktur. Zaten mevcut şartlarda İttihat ve Terakki Komitesi memleketin uçuruma sürüklenmesine daha fazla seyirci kalamazdı. Türk devrimcilerinin önündeki tek seçenek, devrimi kurtarma görevinin nasıl yapılacağına karar vermekti. İttihatçılar Emin Beşe Bey’inde evinde iki toplantı yapmış ve ikinci toplantıya katılan Kaymakam (Yarbay) Enver Bey’in dönemin komitacılık ruhunu yansıtan tarihi konuşması toplantıdan çıkacak karara damgasını vurmuştur:

“Arkadaşlar! Geçen seferki toplantınızda verdiğiniz karardan haberdar oldum. Hayretler içinde kaldım. Bin türlü bahane ve vesilelerle hükümete ilişmeyi doğru bulmamışsınız. Bu husustaki görüşlerinizi bilmiyorum. Yalnız hepinize bir şey sormak isterim. Şayet memleketin geleceğini bu hükümetin kurtaracağına inanıyorsanız, mesele yoktur. Burada toplanıp beyhude yere dedikodu yapmayalım. Dağılalım, vazifemize bakalım. İnanmıyorsanız, o halde birtakım nazariyata kapılıp, kararsız davranmayalım. Derhal çaresine bakalım ve hükümeti devirelim. Yanımda bulunacak 60 fedakâr arkadaşla ben bu işi, muvaffakiyetle yaparım…” (9)

Babıali Baskınının 23 Ocak 1913 Perşembe günü yapılması kararlaştırılır. Cemiyet yine bu toplantıda baskından sonra Sadrazamlığa gelecek kişi için Mahmut Şevket Paşa’yı uygun bulur. İkna edilmesi için de Mithat Paşa’nın oğlu Ali Haydar Mithat, Mithat Şükrü (Bleda) ve İsmail Hakkı Beyleri vazifelendirir ve uzun görüşmeler sonunda Mahmut Şevket Paşa imparatorluğun içinde bulunduğu mecburiyetlerin farkına vararak baskın sonrası sadareti kabul eder. Planın en zor kısmı halledilmiş ve bundan sonra iş eylemin yapılmasına kalıyordu. (10)

Şevket Süreyya Aydemir’in “Kır atlı süvari hükümeti deviriyor!” diye nitelediği Babıali Baskını 23 Ocak 1913 Perşembe günü gelip çattığında bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Babıali’nin çevresine yerleştirilen İttihatçı fedailer hazır beklemekte ve Talat ve Sapancalı Hakkı Beyler devriye gezmekteydi. Yapılan plana göre harekete geçen Kara Kemal bir grup fedai ile birlikte Postaneye girerek Babıali’nin iç ve dış bağlantılarını keserek haberleşmeyi durdurdu. Yenibahçeli Nail, Cemal Azmi ve Sudi Beyler ise polis merkezini basarak asayişi kontrol altına aldılar. Bu arada Sapancalı Hakkı’dan işaret gelir gelmez Cemiyet’in merkez-i umumisi “Pembe Konak” karşısındaki Menzil Karakolundan çıkan Enver Bey, kendisi için hazırlanan kır atına binerek İzmitli Mümtaz ve Filibeli Hilmi Beylerin korumasında Babıali’ye doğru gidiyordu.

O anda İttihat ve Terakki’nin ünlü hatibi Ömer Naci, Nafia nezaretinin merdivenleri üzerinde bütün gücüyle şöyle haykırıyordu:

“Vatandaşlar! Hükümet Edirne’yi terk ediyor, şu dakikada (Babıali’yi göstererek) burada notalar imzalanıyor. Türk milleti bunu asla kabul etmeyecektir. İttihat ve Terakki buna asla müsaade etmeyecektir. Yaşasın millet, yaşasın İttihat ve Terakki.”

Baskının duyulmasının ardından hükümet binası Babıali önünde toplanan kalabalık

Bu sözleri işitenler Ömer Naci’nin çevresinde toplanıyorlardı. O ise şöyle devam ediyordu:

“İşte hürriyet mücahidi Enver Bey Babıali’ye yürüyor; işte kapının önünde arkadaşlarımız yüzlerce sivil ve subay ellerinde tabanca içeri girmeye hazırlanıyor. Onlarla birlik olunuz. Bu acizler idaresine son veriniz.”

Halk Babıali önünde toplanmıştı. İstenilen kalabalığa erişilmişti. Tam bu sırada Sadareti korumayla görevli Uşak taburunun bahçede silah çattığı görüldü. Bu kez de Ömer Naci onlara seslendi:

“Evlatlar! Elinizdeki silahları millet size kullanmak için vermiştir. Düşman Çatalca’dadır. Mübarek vatanı çiğneye çiğneye oraya kadar gelmiştir. Biz milli şerefi, mili namusu korumak, mukaddes aile yurdumuzu kurtarmak istiyoruz, siz başka türlü düşünüyorsanız işte sinem açıktır. Ateş ediniz…”

Böylece Ömer Naci’nin yüreklere heyecan veren hitabından sonra Uşak taburunun selam duruşları arasında Talat Bey’in işaretiyle Enver Bey, Yakup Cemil ve Ömer Naci’nin de içlerinde bulunduğu fedailer gurubu Babıali’yi basıp İngiliz Kamil Paşa’ya “Millet sizi istemiyor, istifa ediniz” diyerek istifasını imzalattırmıştır. (11)

İstifa beyannamesini Padişah’a götüren Enver Bey giderken Osmanlı halkı “Yaşasın Vatan, Yaşasın Millet, Yaşasın İttihat ve Terakki” sloganlarıyla ortalığı inletir. Enver Bey istifa beyannamesini V. Mehmet’e teslim eder ve yeni kabinenin Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığında kurulmasını ister. Kabine, Padişah tarafından Enver Bey’e “hayırlısı olsun oğlum” sözleri üzerine memnuniyetle onaylanacak ve 24 Ocak 1913’te tamamen ittihatçılardan oluşan Mahmut Şevket Paşa hükümeti kurulacaktır. Böylelikle İttihat ve Terakki’nin kesintisiz olarak 5 yıl 9 ay sürecek tam iktidar dönemi nihayet başlayacaktır.

Bir süre önce kaybettiğimiz araştırmacı-yazar Tevfik Çavdar, “Talat Paşa” adlı kitabında Babıali Baskınıyla alakalı şu tespiti yapar:

Bâbıâli Baskını’ diye bilinen hükümet darbesi, planlanışı ve uygulanışı açısından aklın zor kabul edebileceği ölçüde cüretkâr, adeta bir macera diye adlandırılabilecek bir girişimdir… Gerçekten de bir imkânsız olay başarılmış ve yolu üzerindeki tehlikelerin hiçbirine aldırılmayarak, tam anlamıyla bir can pazarı biçiminde düzenlenen bu baskın sonuçlandırılmıştır. Bunda iki kişinin payı büyüktür: Örgütlenme yönünden Talat Bey ve olayı akıl almaz cesareti ile sürükleyen Enver Bey. Kuşkusuz İttihat ve Terakki cemiyetinin gözü pek militanlarını da bu arada hesaba katmak durumundayız. Zaten böylesine bir militan güce sahip olmasaydı cemiyetin bu baskını başarıyla sonuçlandırması ve iktidarı alması mümkün olamazdı.” (12)

Doç. Dr. Barış Doster ise “Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor” kitabında şu şekilde değerlendirir: “Babıâli Baskını, inandıkları dava uğruna ölmeyi ve öldürmeyi yüzde yüz göze almış bir gruba liderlik eden Enver Paşa’nın hayatındaki önemli dönüm noktalarından biridir.”

Sonuç

Osmanlı Devleti’ne yeni bir kan getiren ve devrimci bir sürecin önünü açan Babıali Baskını, İngiliz emperyalizminin hükümetine vurulan büyük bir darbeydi. Hatta sonrasında Mahmut Şevket Paşa suikastıyla buna cevap verilmesine rağmen diş geçirilemeyen İttihatçılar İngilizlerin iç siyasetteki uzantılarını tasfiye ederek kararlılık göstergesinde bulunmuştur. Bununla beraber büyük bir başarı örneği sergilenerek büyük devletlerin itirazına aldırmadan Edirne ve civarı tekrar alındığı gibi daha da ileri gidilerek Garbı Trakya’da tarihin bilinen ilk Türk cumhuriyeti 31 Ağustos 1913’te başkent Gümülcine olmak üzere kurulmuştur. Ayrıca baskınla birlikte denetleme pozisyonundan çıkan İttihat ve Terakki, mutlak iktidarın ilk adımını cesaretle atarak 1914-1918 yıllarında bağımsız bir devletin yapması gereken köklü değişikliklerin altına imza atmıştır. Cihan harbinin elverişli ortamından faydalanılarak 9 Eylül 1914’ten itibaren kapitülasyonlar tek taraflı kaldırılmış, asırlardır ekonomimize vurulan pranga sökülüp atılmış ve milli iktisat politikası uygulanarak ticarette Müslüman Türk sınıfa mensup iş adamları eliyle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yerli sermayeli bankalar meydana getirilmiştir. İlk defa yine cihan harbinde devletçilik ilkesine yönelen İttihat ve Terakki yürüttüğü savaş ekonomisiyle ileride “Tekâlif-i milliye” adındaki Türk milletinin fedai kültürünü yansıtan kararların filizlenmesini sağlayacak “Tekâlif-i Harbiye” kanununu çıkarmıştır. Tabii burada devlet yöneticilerinin halkın ortak duygularını paylaşarak sade bir yaşam sürdükleri akıldan çıkarılmamalıdır.

Yeni yönetimin vatanperver önderleri tarafından insanlar sürekli üretime teşvik edilerek üretebildiğimiz ürünlerin ithalatını kısıtlamak maksadıyla gümrük vergileri yükseltilmiştir. Kısaca ekonomi, ticaret ve demiryollarında millileştirme adımları izlenmiştir. Aynı zamanda Türk ordusu 1914 yılında Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın elinde tepeden tırnağa genç ve dinamikleştirilerek önce II. Balkan ardından Çanakkale, Kût’ül-Amâre ve Kurtuluş Savaşlarında emperyalizme balyozlar indiren devrimci subayların yönettiği modern bir yapıya dönüştürülmüş ve cumhuriyeti kuran Kemalist kadroların altyapısı hazırlanmıştır. Son kertede Babıali baskını bizim bugünlere gelmemizi sağlayan hürriyet devrimini sürdürerek cumhuriyete gidecek yolu ardına kadar açmış ve aslında demokrasiye hizmet eden bir atılım halini almıştır.

Ahmet Yesevi Köse

TGB Adana İl Temsilcisi

Kaynakça

(1) Ahmad, Feroz. İttihat ve Terakki 1908-1914. [çev.] Nuran Yavuz. 11. Basım. İstanbul : Kaynak Yayınları, 2017. s. 43-44.

(2) Boz, Hakan. İttihat ve Terakki Cemiyeti: Vatan Namus İttihad. 1. Baskı. İstanbul : Historia Yayınları, 2018. s. 196.

(3) İttihat Terakki ve Jön Türkler. 1. Basım. İstanbul : Kaynak Yayınları, 2009. s. 19-20.

(4) Akşin, Sina. Jön Türkler ve İttihat ve Terakki. 8. Baskı. Ankara : İmge Kitabevi Yayınları, 2017. s. 335.

(5) Çiçek, Hikmet. ‘Babıâli baskını’nı bir de böyle okuyun! 24 Ocak 2019. https://www.aydinlik.com.tr/babiali-baskini-ni-bir-de-boyle-okuyun-ozgurluk-meydani-ocak-2019-4#1.

(6) Sorgun, Taylan. Devlet Kavgası “İttihat ve Terakki”. 7. Basım. Ankara : Kaynak Yayınları, 2018. s. 235.

(7) Gör, Umut. Bir İmparatorluğun Çöküşüne İsyan: Bâb-ı Âli Baskını. https://inciraltitarih.com/bir-imparatorlugun-cokusune-isyan-bab-i-ali-baskini/.

(8) Akşin, Sina. a.g.e. s. 341.

(9) Aydemir, Şevket Süreyya. Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa 1908-1914. 15. Basım. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2017. s. 383. Cilt II.

(10) Çavdar, Tevfik. Talat Paşa. 4. Baskı. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2001. s. 292-294.

(11) Çavdar, Tevfik. a.g.e. s. 295-296.

(12) Çavdar, Tevfik. a.g.e. s. 283

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir