Logo

El kapısına bel bağlama

Kuvayı Milliye ruhunun, el kapısına bel bağlamayla bir ilgisi olabilir mi? Farklı bir anlatımla Kuvayı Milliyeciler yani Atatürkçüler iktidar mücadelesini o dönemin emperyalist devletlerinden destek alarak, sırtlarını onlara yaslayarak mı yönettiler. Gelecek planlarını, umutlarını onlara mı bağladılar? Tabii ki hayır… Büyük Türk milliyetçisi Atatürk bu anlayışı tarihe de atıf yaparak defalarca şiddetle reddetti: “…hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” Mustafa Kemal Atatürk’ün seçtiği yol Türk milletini arkasına almak, ona dayanmak, güvenmek olmuştur.

Sanırım bazılarına Kuvayı Milliye ruhunun ne olup ne olmadığını anımsatmak gerekiyor. Bu amaçla Mustafa Kemal Paşa’nın onların Kurtuluş Savaşı’ndaki mücadelesini anlatan satırlarına yer veriyorum:

“Son günlerde Maraş’tan Fransızları püskürten ve Kilikya’nın bazı kısımlarında mahalli teşebbüslerde bulunan ve Urfa ile Birecik’teki Fransızları kuşatan Kuvayı Milliye’miz faaliyete geçmiş bulunuyor. Öteden beri İngiliz parası ve yardımı ile dâhilde Kuvayı Milliye aleyhinde fiili gösterilerde bulunan muhalişer Adapazarı-Balıkesir-Bozkır havalisinde şiddetle kahredilmiş ve cezalandırılmışlardır.”(1)

DIŞ MÜDAHALEYİ SAVUNANLAR VE KARŞI ÇIKANLAR

Acı ama gerçek, tarihimizde ilericilik, özgürlük, demokrasi adına bir güçlü devlete sırt dayamayı açık açık savunan kişiler, akımlar oldu. Dikkat çeken bir özellik, bağımsızlık, onur, gurur kavramları sözle de olsa kullanılmıyor. Prens Sabahattin bu anlayışı temsil eden ilk adlardan biriydi.

Jön ya da Genç Türkler, 1902 yılında Paris’te bir kongre yapıyor. Bu toplantının amacı Genç Türkler arasında düşünce ve eylem birliğini sağlamaktır, ama tam tersi oluyor. Ahmet Rıza Bey’in ve Prens Sabahattin’in taraftarları, belirginleşen düşünce farklarıyla birbirinden ayrılıyor. Prens Sabahattin’in düşüncesine göre, “Meşrutiyetin tesisi için yabancı devletlerin veya bir yabancı devletin müdahalesi şarttır. Ama bu devlet yaptığı müdahale vazifesi için, sonradan hak iddia etmemeliydi.”(!)

İttihat ve Terakki safında yer alan Ahmet Rıza Bey ise, yabancı müdahalesine karşı çıkıyor. Sonuç olarak kongre, “müdahaleciler” ve “âdem-i müdahaleciler” olarak, yani bir dış müdahaleyi savunanlar ve karşı çıkanlar olarak ikiye ayrılıyor. O dönem İttihatçılar ve Liberaller olarak adlandırılan bu ayrım günümüzde ulusalcılık ve liberalizm olarak ortaya çıkıyor.

Tarihçi Enver Ziya Karal, “Osmanlı Tarihi” kitabında 1902’de billurlaşan bu iki akımın en önemli farklarını özetle şöyle sıralıyor:

“İttihat ve Terakki memleketin bağrından çıkacak bir örgütlenme ile istibdadın yıkılmasını istiyor ve bu konuda yabancı devletlerin müdahalesine karşı çıkıyor. Prens Sabahattin’in kurucusu olduğu Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ise Osmanlıların yalnız kendi güçleri ile istibdadı deviremeyeceğine inanıyor. Bu nedenle yabancı devletlerin ve en çok da İngiltere’nin yardımının sağlanmasını gerekli görüyor.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, İkinci Meşrutiyet’in kurulmasından sonra memleketin iç yönetiminde merkezcilik usulüne dayanılmasını istiyor. Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ise adından da anlaşılacağı gibi merkeziyetçiliğe değil, özerkliğe (çevreciliğe-otonomiye yani eyalet sistemine) taraftardır.

İki cemiyet arasında anlaşmazlık noktalarından biri de meşrutiyet hükümet sisteminde izlenecek ideoloji ile ilgilidir. İttihat ve Terakki Cemiyeti bu konuda İslamcılık, Türkçülük ve Osmanlıcılığa dayanılmasını kabul ediyor. (Yaşanan tarihsel gelişmeler sonucu İttihat ve Terakki Cemiyet’i 1913’ten itibaren Türkçülüğü benimsiyor.) Halbuki Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti Türkçülüğü reddediyor. Sadece Osmanlıcılık ile İslamcılığı benimsiyor.(2)

Dikkat çekici önemli bir durum: Güçlü bir emperyalist devletin desteğini isteyenler aynı zamanda merkezi ve güçlü bir devlete, kaynaşmış bir millete karşı çıkıyorlar. Eyalet sistemini, özerkliği savunuyorlar. Toplumdaki olağan farkların derinleştirilmesini hatta düşmanlaştırılmasına çaba harcıyorlar. Neden derseniz: Müdahaleciler sırtlarını dayadıkları emperyalist devlet nedeniyle bölücülüğü savunmak zorunda kalıyorlar. Sanırım ona açık bir kapı bırakmaları gerekiyor. Ülkede bölünme tohumları hep var olsun isteniyor.

Şunu anımsatmak zorundayız ki, İkinci Meşrutiyet Devrimini dış güçlere dayanmak isteyenler değil, bağımsızlığı öne çıkaranlar başardı. Resneli Niyazi ve arkadaşları memleketin önemli bir parçası olan Makedonya’nın büyük güçler tarafından paylaşılmasına karşı çakarak devrimin ateşini yaktılar ve 23 Temmuz 1908 günü zafere ulaştılar. Onların en önemli hedefi ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmekti. Bunu yine dış güçlerle değil, içerdeki güçlerle birleşerek başarmak istiyorlardı. 

İTTİHATÇILAR VE İTİLAFÇILAR

1908 Genç Türk Devrimi’yle birlikte karşıdevrimci güçler de toplumun en geri unsurlarıyla birleşerek örgütleniyor, yayın organlarıyla zamanla billurlaşan görüşlerini açıklıyor, devrimi ve devrimcileri yok etmek için küçük-büyük her olanaktan yararlanıyorlar. Liberaller esas olarak önce Ahrar Fırkası’nda, sonra da onun devamı niteliğindeki Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nda toplanıyorlar.

Hürriyet ve İtilâf Fırkası, bazı vilayetlerde eğitim, bayındırlık, tarım gibi konularda özerkliği savunuyor. Bu nedenle de; aşırı dinci unsurlar, ayrılıkçı etnik gruplar, başta Şehzade Vahdettin olmak üzere saraya mensup kişiler tarafından destekleniyor. Fırkanın Genel Başkanı Damat Ferit Paşa’dır. İngiltere’nin desteğini alarak güçlü olmaya çalışan bu parti adını, tarihe iki kara lekeyle yazdırıyor: Balkan bozgununu hazırlamak ve Sevr antlaşmasını imzalamak.

Çok önemli diğer bir saptama: Milli Mücadele döneminde İttihatçıların büyük çoğunluğu Atatürk’ün çevresinde yer alırken, İtilafçıların neredeyse hepsi milli harekete karşı çıkıyorlar.

İttihatçılarla, liberaller arasındaki çatışmalar, günümüzde de süren iki siyasi çizginin mücadelesidir. Bu iki akım kabaca ulusalcılar (vatanseverler) ve işbirlikçiler olarak tanımlanabilir. İşbirlikçiler, hem ülkenin geleceğini, hem de kendi geleceklerini büyük dış güçlere bağlayan liberallerdir. Onlar için “sırt dayayıcılar” diye yeni bir adlandırma yapılabilir mi? Ne dersiniz?

Son bir vurgu: Türkler güçlü merkezi devletler kurarak adını tarihe yazdırmış bir millettir.

Feyziye Özberk

Aydınlık

Kaynaklar:

1. Mustafa Kemal Paşa’nın, 29 Şubat 1920’de Talât Paşa’ya o güne kadar Milli Mücadele için yaptıklarını kısaca aktardığı mektubu, İlhan Tekeli-Selim İlkin, “Kurtuluş Savaşı’nda Talât Paşa İle Mustafa Kemal’in Mektuplaşmaları”, Belleten, c. 44, Nisan, 1980, s. 174, 315-321.

2. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi IX, s. 15, 16.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir