Logo

Cumhuriyet'in itici gücü: Halka inandı halkla kurdu

Türk Kurtuluş Savaşı tam manasıyla bir halk hareketidir. İstanbul’un ve Anadolu’nun fiilen işgaliyle başlayan Milli Mücadele, halkın inancı ve azmiyle sonlandı. Zaferle taçlandı. Mustafa Kemal Paşa’nın bu harekete önderlik etmesinin altında da O’nun halka olan inancı yatar. Mustafa Kemal halka güvenmiş ve onun içindeki cevheri iyi çözmüştür. Paşa karargâh subayı değildir. Uzun yıllar cephelerde halkın çocuklarıyla omuz omuza savaşmış ve o cevheri iyi anlamıştır. Atatürk’ün halk sevgisi ve ona olan inancı popüler bir siyasetçi bakışı değildir. Samimidir ve o cevheri açığa çıkarıcıdır. Bunun için zaferler kazanmış ve en nihayet bunu Cumhuriyet’le taçlandırmıştır. 

ASKERİNE GÜVENDİ İNANDI

Atatürk’ün halka olan güvenini silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy çok güzel anlatır: “Mustafa Kemal, halk çocuklarının içindeki cevheri Çanakkale’de ve diğer savaş meydanlarında gördü ve onlara güvenerek Anadolu’daki mücadeleye atıldı.” (Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları.)

Cebesoy’un bu sözlerini, Arap cephelerinde 1916-1918 tarihleri arasında Yarbay rütbesiyle tümen komutanlığı yapan Alman Hans Guhr de destekler. Guhr, anılarında Atatürk’ün askerini çok tuttuğunu ve onun her şeyiyle ilgilendiğini belirtir. Bu yakın ilgi onun çok dikkatini çekmiştir. Guhr’un bu gözlemini bizler de başka cephelerde görüyoruz. Büyük Taarruz öncesi Batı Cephesini gezen Atatürk, kendisine enfes bir sofra kuran komutanlara, “Erata ne verdiniz?” diye sorduğunda, “kavrulmuş buğday” cevabını alınca, yemeği yemeden masayı terk etmiştir…

Ülkesinde Tümgeneral rütbesiyle emekli olan Guhr, yıkıntıdan bir Cumhuriyet yaratan Türk askerleri için de şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Bütün Avrupa 1922 yılındaki bu şahlanışı Doğu’nun bir mucizesi olarak gördü. Fakat Türkleri savaşırken tanımış ve sevk etmiş olan bizler için bu hiç şaşırtıcı değildi. Biz, özellikle Kemal Atatürk gibi disiplinli ve uzak görüşlü bir önderin komutası altında olunca, vatanları için nasıl olağanüstü fedakârlık yaptıklarını ve başarılar elde ettiklerini biliyorduk. Dünya Harbi Türkiye’nin çöküşünün sonu, İstiklâl Harbi ise yükselişin başlangıcıdır. Artık hiçbir Türk o çöküşü hatırlamak istemiyor, bu yüzden bir zamanki müşterek silah arkadaşlığının anısı silikleşti.” (Hans Guhr, Anadolu’dan Filistin’e Türklerle Omuz Omuza, 2. Basım, Çeviren: Eşref Bengi Özbilen, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2016, s. 254-255.)

BOZKURT’UN CUMHURİYET’İ

Kendisi de bir Kuvayı Milliye komutanı olan Mahmut Esat Bozkurt, Türk devriminin başka ihtilallerden neden üstün olduğunu şöyle tarif eder: “Fransa’da, ihtilal patlak verdiği gün cumhuriyetten bahis bile yoktu. Böyle bir kelime telaffuz edilmiyordu. Bilen yok gibiydi. XVI. Louis adına madalyalar basıldı. Ve üzerlerine “Kurtarıcı Kral” diye yazıldı.

Versay Sarayına giden halk kraldan ekmek istedi. “Ekmek ver ve başımızda kal iyi Kral, iyi Kraliçe!” diye bağırdı. Bizde nasıl oldu?

Erzurum Kongresi sıralarında, bir gün, Atatürk, Erzurum Millet bahçesinde gezinirken, millet, etrafını almaya başladı. Atatürk’ün yüzüne bakan halk, bir ağızdan bağırdı: “Yaşasın Cumhuriyet!” Düşünelim bir kere, bunu bağıran kimdi? Türk halkı… Hem de öz Türk halkı. Bu halk, arkası gelmeyen savaşlarda bunalmış, sırtında yırtık gömleğiyle, ayağında yarım çarığıyla, yeni kurtuluş savaşlarına girmek üzere bulunan bir halktı. Açtı, çıplaktı. Fakat “açım, çıplağım!” diye bağırmadı, ekmek dilenmedi. Fransız İhtilali’yle son Türk ihtilalinin başlangıcı arasında fark, psikolojik fark bu kadar büyüktür.

Fransız İhtilali ekmekle başladı. Fransız Cumhuriyeti de bunun verimi oldu. Türk ihtilali ve Türk Cumhuriyeti baylık davasının verimidir. Türk, önce ekmeği değil, baylığı istedi ve aldı. Demek oluyor ki, bizde milletin seviye geriliğinden bahsedenler, kendi seviyesizliklerini ispat etmiş oluyorlar. Demek oluyor ki, Türk milleti emrivakiler kabul etti sanısında bulunanlar, Türklükten, Türk tarihinden ve bütün milletler tarihinden gafil bulunuyorlar.

Şunu da inanarak söylüyorum ki, son zaman ihtilallerinin milletçe yapılmışlarının en başında Türk ihtilali gelir. Bir ihtilal, ancak bu kadar millet malı olabilir. (Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali I-II, Düzeltilmiş 4. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 126-128.)

Bozkurt son olarak şunları ekler: “Halkçıyız ve inkılapçıyız. Modern laik Cumhuriyeti, milliyetçiliği ve devletçiliği tarihin zaruri bir verimi olarak benimsedikten sonra, halkçılığı da bunların pek tabii bir neticesi olarak kabul etmek gerekirdi. Kabul edildi. Biz Türklere, laiklik gibi, halkçılık da yabancı bir müessese değildir. Demokratlık, Türklerin milli seciyeleri gereğidir.” (Age, s. 228.)

Bozkurt’a bir ekleme de biz yapalım: Rus Sovyet İhtilali de Çar rejimine karşı yapıldı. Cihan Harbi yıkıntısından doğdu. Antiemperyalistti. Ancak Türk devrimi gibi böyle bir mücadele içinde doğmadı…

DEVRİMCİ GÜÇLER HALKÇI OLMALI

Atatürk, 25 Ocak 1925 tarihinde Silifke Türk Ocağı’nda yaptığı konuşmasında bugünlere de ışık tutan şu tarifi yapar: “Halkçılık, halktan yana bir tutum içinde olmak demektir. Bütün devrimci güçlerin halktan yana olması şarttır. Halkın desteği sağlanmadıkça hiçbir şey kazanılamaz. Bu nedenle, Cumhuriyet sıkı sıkıya dediğim ilkeye bağlı kalacaktır. Devletimiz, halkın devletidir. Bunun böyle bilinmesini isterim.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.17, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s. 173.)

13 Ekim 1925 tarihinde İzmir Kız Muallim Mektebi öğrencilerinin soruları üzerine yaptığı açıklamada ise şunları söyler: “Biz milli mücadelede muvaffak olduk mu, niçin muvaffak olduk?

Milli mücadeleyi yapan, doğrudan doğruya milletin kendisidir, milletin evlatlarıdır. Millet analarıyla, babalarıyla, hemşireleriyle mücadeleyi kendisine mefkûre kabul etti. Biliyorsunuz ki, asırlarca vuku bulan mücadeleler ve bunların neticeleri olarak da yüksek tarihi zaferler vardır. Fakat o zaferlerin etkenleri kendi mefkûreleri olarak değil, şunun bunun hırsı peşinde kul köle olarak bulunmuşlardır. Halbuki milli mücadelede şahsi hırs değil, milli mefkûre, milli izzetinefis hakiki saik olmuştur. (ATABE, c.18, s. 69.)

HALK YENİLİĞE KABİLİYETLİDİR

Atatürk, Cumhuriyeti ilandan sonra da bu büyük halkın asırlardır geri kalan hayatını ileriye taşımak için kolları sıvadı ve her alanda kalkınmak için herkesin malum olduğu devrimleri hayata geçirdi. Az zamanda çok iş başardı. Kendinden sonrakilere muazzam bir miras bıraktı. Onun miras bıraktığı Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesiydi. 1 Kasım 1924 günü TBMM’de yaptığı konuşmada, “Kazanımların muhafazası şöyle dursun, Türk milletinin eğilimi ve kati kararı, Cumhuriyet, medeniyet ve terakki yolunda durmadan korkusuzca ilerlemektir” der. (ATABE, c.17, s. 119.) Yani arasız devrimler…

Atatürk Cumhuriyet’in birinci yılında yaptığı konuşmada da “demokrasi” hedefini belirtir: “Türk milletini demokrasiden başka bir şekille idare imkânı yoktur. (…) Türk halkı mutaassıp değildir. Her yeniliğe kabiliyetlidir.” (ATABE, c.17, s. 108.)

ERCAN DOLAPÇI

AYDINLIK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir